Din ve İnançlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din ve İnançlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2013 Çarşamba

Ayyavazhi İnancı

LotusAyyavazhi (Tanrı'nın Yolu) 19 yy. Güney Hindistan'da ortaya çıkmış Dharmatik inanç sistemidir. Çeşitli yayınlar, hükümet raporları ve akademik araştırmalar bunun bağımsız monistik din olduğunu belirtiler.

Hindistan sayımlarında bu dinin takipçilerinin büyük bir çoğunluğu Hindu olduklarını söylediler. Ayyavazhi, aynı zaman Hindu mezhebidir.

Ayyavazhi, hayatın merkezindedir ve Ayya Vaikundar dini lideridir. O, fikirlerini ve felsefesini Akilattirattu Ammanai ve Arul Nool kutsal kitaplarında toplamıştır. Buna göre Ayya Vaikundar, Narayana'nın avatarıdır.

Ayyavazhi, mitoloji ve uygulamada Hinduizm ile birçok fikir paylaşımları mevcuttur, ancak; iyi ve kötü vedharma kavramları oldukça farklıdır. Ayyavazhi, dharmatik inanç olarak sınıflandırılmaktadır çünkü dharmanın merkezine odaklanmıştır.

27 Haziran 2013 Perşembe

Voodoo (Vudu)

Voodoo (Vudu)
Vudu (Benin'de Vodun; Haiti'de Vodou ve Dominik Cumhuriyeti'nde Vudu), Batı Afrika kökenli ruhçu-animist bir din. Haiti'nin resmi dinlerinden biridir. Başta Kongo, Yoruba ve Dahomeanlar olmak üzere, Avrupalılar tarafından köleleştirilerek Saint-Domingue'ye (bugünkü Haiti) getirilen çeşitli Afrikalı etnik gruplar tarafından oluşturulmuş, Avrupa dini gelenekleri ile sentezlenmiştir.

16. ve 17. yüzyıllarda Katolik misyonerler tarafından Hristiyanlaştırılmıştır. Fon dilinde vodou sözcüğü "ruh" veya "ilah" anlamına gelir.

Vudu geleneksel bir Afro-Haiti dini; tıbbı, adalet sistemini, felsefeyi de kapsayan bir dünya görüşüdür. Vudu'nun temelinde herşeyin "ruh" olduğu inancı vardır. İnsanlar, görünen dünyada yaşayan ruhlardır. Görünmeyen alemde ise lwa (ruhlar), mystè (gizemler), anvizib (görünmeyenler), zanj (melekler) ile ataların ve yakın zamanda ölmüşlerin ruhları yaşarlar.


Ruhların yaşadığı aleme Ginen denir. Hristiyan inancındaki Tanrı'nın evreni ve ruhları yarattığına, ruhların Tanrı'ya insanlığı ve doğal dünyayı idare etmesinde yardımcı olduğuna inanılır.
Voodoo (Vudu)
Batı Afrika'da, batı Nijerya'dan doğu Gana'ya, yaşayan Fon, Ewe ve Yoruba gibi çeşitli topluluklardan çıkmıştır. Benin'de Vudu (Vodun) ulusal dindir ve nüfusun %60'ı tarafından benimsenmiştir. Diğer Vudu gelenekleri özellikle Orta Afrika adetlerinden etkilenmiştir. Örneğin kuzey Haiti'de Lemba olarak da bilinen Kongo ayini Batı Afrikalı öğeler kadar yaygın olsa da Kuzey Amerikalılar tarafından pek önemsenmemiştir.

Küba'daki Fon geleneği La Regla Arara olarak bilinir. Ayrıca, Brezilya'deki eski köleler arasında yaygınlaşmış olan Fon geleneği, Jeje Vodun olarak bilinen bir geleneğin doğmasına neden olmuştur.

Afrika'daki kökeni

Vodun, tektanrıcı (monoteistik) ve büyüsel (büyü içeren) bir animizm türüdür. Batı Afrikalı çeşitli etnik gruplar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Kültürel anlamda Fon, Gun, Mina ve Eve toplulukları ikici (dual) kozmolojik bir prensip etrafında gelişen metafiziki bir düşünceyi paylaşır. Bu ikici kozmolojik düşünceye göre; Nana Buluku, Tanrı-Yaratıcı ve Tanrı(lar)-Oyuncu(lar) veya Vodun(lar), yani Yaratıcı'nın ikiz çocukları olan Mawu (ay tanrıçası) ve Lisa'nın (güneş tanrısı) kız ve oğul evlatları vardır. Tanrı-Yaratıcı, Nana Buluku, kozmogonik ilkedir ve dünyevi işlerle uğraşmaz - dünyevi olaylarla uğraşmak için çok büyük ve önemlidir; böylece Vodun(lar),Tanrı(lar)-Oyuncu(lar), dünyevi işleri yönetenlerdir.

Vodunların panteonu (tanrıların toplamı) çok geniş ve komplekstir. Mawu'nun doğrudan 7 oğlu, interetnik tarihi veya mitik kişiler, birçok etnik Vodun, belli klan ve kabilelerin koruyucuları veya liderleri ve bazı modern Vodunlar bulunur.

Her ne kadar soya ve atalara verilen önem ile Batı Afrika (veya Benin) Vodun'u, Haiti Vodou'suna benzese de, her ruh ailesinin özel bir ruhban sınıfı vardır ve bu sınıf genellikle ırsidir - miras yoluyla devredilir. Afrika'da; su tanrıçaları Mami Wata, Haiti'deki yaşlı betimlemesinden farklı olarak genç ve erkeksi olan Legba, demir ve demirciliği yöneten Gu, hastalıkları yöneten Sakpata ve Batı Afrika'ya özgü birçok farklı ruh bulunur.

Batı Afrika'daki totaliter rejimler Vodun'u ve diğer dinleri bastırmaya çalışmış olsa da, bugün bu din ve gelenekler yeniden gelişmeye başlamıştır ve Vodun bölgede 30 milyondan fazla kişi tarafından benimsenmektedir.

Trans (Geçiş)

Vududa köleler her sabah ve akşam, bir ritüel olarak kırbaç darbeleri temposuyla birlikte yüksek sesle dua etmek zorundadırlar. Posesyonel açıdan üç tip vardır;

Tahakkümcü tip,
İpnotik uykunun söz konusu olmadığı tip,
Denetimin olmadığı tip.

26 Haziran 2013 Çarşamba

Câlût Kimdir? Davut ile Câlût Hikayesi

Câlût (Golyat) , MÖ 11. yüzyılda yaşadığına inanılan Tanah, Eski Ahit ve Kur'an'da bahsi geçen savaşçı dev. İsrail Krallığı'nın gelecekteki hükümdarı Davud (İslam'da Davud peygamber) ile yaptığı ve kaybettiği düello ile bilinir.

Tanah ve Eski Ahit'e göre Antik Filistin şehri Gat'tandır. 1. Samuel 17 bölümüne göre Antik Filistinliler, İsrail Kralı Şaul (İslam'da Tâlût) ile savaş halindeydiler ve Câlût her gün İsrail askerlerini düelloya davet ediyordu. Sadece Davud Câlût'a meydan okumaya cesaret edebildi ve onu sapanıyla yendi. Yenilmez savaşçılarını kaybeden Filistinlilerin cesareti kırıldı ve kaçtılar. Devin kolları tapınağa konuldu.


Davud'un halk tarafından çok sevilmesi, adına maniler dizilmesi Şaul'u endişelendirmeye başladı.(1. Samuel, 18) Halkın Davud'u kral yapmak istediğini düşünmeye başladı ve onu öldürmeye karar verdi. Davud Şaul'dan kaçarken Câlût'un kılıcını yanına aldı.(1. Samuel 21: 1-9)

Tanah ve Eski Ahit'teki bir başka bölümde (2. Samuel 21: 18-22) Beytüllahimli Yareoregim'in oğlu Elhanan'ın Golyat'ı öldürdüğü söylenir. Akademisyenlerce bunun bir elle kopyalama hatası olabileceği düşünülür zira paralel başka bir bölümde "Elhanan, Gatlı Golyat'ın kardeşi Lahmi'yi öldürdü," denir.(1. Tarihler 20:5)

Bakara Sûresi'nde (249-251) Davud ve Câlût'dan kısaca bahsedilir. Câlût'un kafir bir kavimden olduğu, Davud tarafından öldürüldüğü ve Allah'ın Davud'a hükümdarlık bahşettiği söylenir.


Câlût'un Boyu Ne Kadar?

Câlût'un boyu tarih boyunca çeşitli yazar ve çevirmenler tarafından gitgide büyütülmekle birlikte; eldeki en eski belgeler olan Ölü Deniz Tomarları'nda, 1. yüzyıl tarihçilerinden Josephus'un kayıtlarında ve 4. yüzyıl Septuaginta'sında (Yunanca Eski Ahit) "4 dirsek (kübit) ve bir karış (span)" olarak verilir. Yaklaşık olarak 2,05 metreye denk gelen bu boy günümüz standartlarına göre devasa olmamakla birlikte Câlût çağdaşlarından yaklaşık %30 daha uzundu. Daha sonraki dönem belgelerde 6 dirsek ve 1 karış olduğundan bahsedilir ki bu da yaklaşık 3 metreye denk gelir.

24 Haziran 2013 Pazartesi

Sistersiyen Tarikatı (Order of Cistercian)

Order of Cistercian
Sistersiyen Tarikatı (Order of Cistercian) hıristiyanlığın katolik koluna bağlı kendilerini dünya işlerinden ayırmış keşiş ve rahibelerden oluşan bir tarikattır. Bernardinler veya üzerilerine giydikleri beyaz cübbeden dolayı Beyaz Keşişler olarak da adlandırılır. Sistersiyenlerin hayatı el işçiliği ve kendine yetme üzerine yoğunlaşmıştır.

Her türlü dünyevi eşyadan ve maldan soyutlanmışlardır, mal ve para sahibi olamazlar, üzerilerindeki giysi dahi onlara ait değildir. İnzivaya çekildikleri manastırda vakitlerini dua, ibadet ve tefekkür ile geçirirler. Bunun dışında manastır içinde dış dünyaya bağlı olmadan kendi kendilerine yetecek bir yaşam kurarlar. Özellikle tarım faaliyetlerinde peynir ve bira yapımında ileri gitmişler. Sistersiyenler bu faaliyetleri bir ibadet olarak görüp mükemmeliyeti ararlar. Kendilerine yetecek kadar üretim yaparlar, şayet fazla üretim olmuş ise bu ihtiyacı olanlara dağıtılır veya satılarak geliri manastırın bakımı ve çeşitli sosyal yardım projelerine aktarılır.

Sistersiyen köken olarak Fransızcadır ve Latince Cistercium'dan gelmektedir. Cistercium Fransa'da Dijon şehri yakınlarında bulunan Citeaux köyünün Latince adıdır. 1098 yılında Molesme manastırından Aziz Benedikt'in yolunda giden bir grup keşiş tarafından Citeaux manastırı bu köyde kurulmuştur. 1110'da 30 yoldaşı ile birlikte bu manastıra katılan Bernard de Clairvaux bu tarikatın hızlı bir şekilde yayılmasına yardım etti.

12.yy sonlarına gelindiğinde Sistersiyenler Fransa, İngiltere, İskoçya, İrlanda, İspanya, Portekiz, İtalya ve Doğu Avrupaya yayılmıştı.

Sistersiyenler yaşam olarak Aziz Benedikt zamanındaki yaşamı sürmeye özen gösteriyorlardı. Benediktinlerin zaman içinde geçirdikleri gelişmeleri reddedip Aziz Benedikt zamanındaki manastır hayatını birebir yaşıyorlardı. Özellikle vücut işçiliği, tarlada çalışma Sistersiyenleri diğer Benediktinlerden ayıran özelliklerdir.

Sistersiyenler 18.yy da İngiltere ve Fransa'da yaşanan protestan reformlardan etkilenmişse de 19.yy'da tekrar öze dönüş hareketleri görülmüştür. 1891 yılında Trappist adı verilen (Ordo Cisterciensium Strictioris Observantiae – OCSO) ve Sistersiyen geleneğini sıkı bir şekilde sürdüren bir kol ortaya çıkmış ve çeşitli manastırlar kurmuştur.

Sistersiyenler yaptıkları işte mükemmeliyeti hedefledikleri için özelikle tarımsal üretim alanında pek çok yeni teknik geliştirmişlerdir. Manastır kurdukları uzak bölgelerdeki halk onların geliştirdikleri teknikleri öğrenerek ilerlemiştir. Bu özellikleri ile Avrupa'daki endüstri devriminin mimarları olarak kabul edilirler.

Günümüzde Sistersiyen geleneğini devam ettiren manastırlar bulunmaktadır. Bu manastırlar dünya çapında ürettikleri yüksek kaliteli ürünlerle tanınmaktadır. Özellikle ürettikleri peynir ve bira çok uzmanlar tarafından en üst sıralara konulmaktadır. Sistersiyenler bu ürünleri üretirken yüzyıllar boyu geliştirdikleri teknikleri hala uygulamaktadırlar. Bugün dahi aynı üretim kuralları geçerlidir ve endüstrileşmemiştir. Çünkü kitle üretimi veya ticari kazanç hiçbir zaman Sistersiyen yaşamının bir hedefi olmamıştır. Onlar çalışmayı ve üretmeyi tanrıya ulaşılacak bir yol olarak görmektedirler. Dünyaca ünlü Chimay, Westmalle gibi biralar halen Sistersiyen keşişleri tarafından manastırlarda üretilmektedir.

Kapusenler (Fratres Minores Capucinorum) - Matteo de Bascio

Kapusenler (Fratres Minores Capucinorum), Hıristiyanlıkta katolik kilisesine bağlı Fransisken tarikatının bir koludur.

1520 yılında Marches bölgesinden Matteo da Bascio adlı bir Fransisken müridi tarafından devrin keşişlerinin Aziz Fransis'in uyguladığı gibi bir yaşam sürmediği yolunda tanrıdan ilham gelmesi üzerine kurulmuştur. Matteo Aziz Fransis'in uyguladığı gibi inzivaya ve günahların affı için acı çekerek olabildiğince ilkel bir yaşam sürmeye geri dönmeyi istemiştir.


Üstleri tarafından bu fikirler baskı altında tutulmaya çalışılmıştır. Bu yüzden Matteo ve arkadaşları kiliseden ayrılıp, tutuklanmaktan kaçmak için saklanmışlardır. Kendilerine Camaldoli manastırından Benediktin keşişleri sığınma vermişlerdir. Matteo ve arkadaşları Benediktin keşişlerine minnetlerini belirtmek için onların giydiği kapşonlu cübbeleri giymeye başlamışlardır. Kapusen ismi giydikleri bu kıyafete istinaden İtalyanca da kapşon anlamına gelen capuccio kelimesinden gelmektedir.

1528 yılında birader Matteo Papa VII. Clement tarafından kabul edilmiş, keşiş olarak yaşamasına ve fakirlere vaaz vermesine izin verilmiştir. Bu izinler aynı zamanda ona katılmak isteyen Aziz Fransis'in kurallarını yaşatmak isteyen diğer keşişler için de geçerli idi. Matteo ve kiliseden beraber ayrıldığı arkadaşlarına kısa sonra başkalarıda katıldı. Bu grup Fransiskanların alt kolu olarak tanındı ve Küçük Keşiş Biraderler (Fratres Minores) olarak adlandırıldılar. Giydikleri sivri başlıklı keşiş kıyafeti yüzünden kapusen Capucinorum ismi de eklendi.

Bir kahve içeceği olan kapuçino ve kapuçin maymunu bu rahiplerin kıyafetlerinde kullanılan kahverengi tonuna istinaden bu şekilde adlandırılmışlardır.

1538'de Azize Clare'in yolundan giden manastır rahibeleri tarafından kapusenlerin kadın kolu kuruldu.

2007 Aralık ayında İzmir'in Bayraklı semtinde bulunan Saint Antuan Kilisesi'nde pazar ayinini yönetirken 19 yaşındaki Ramazan Bay tarafından bıçaklı saldırıya uğrayan İtalyan Rahip Adriano Franchini, Kapusenlerdendir.

Dominikan Tarikatı (Ordo Praedicatorum) - Aziz Dominik

Ordo Praedicatorum
Dominikan Tarikatı (Ordo Praedicatorum), Aziz Dominik tarafından kurulmuş ve Papa III. Honorius tarafından 22 Aralık 1216'da onaylanmış bir katolik tarikatıdır. Tarikat keşişleri, manastır rahibelerini, rahibeleri ve tarikat için çalışan kilise dışından kişilerden oluşur. Üzerlerine giydikleri beyaz üstüne siyah cübbeden dolayı siyah keşişler olarak da adlandırılır.

İsa'nın mesajını yaymak ve cehaletle savaşmak üzere kurulmuştur. Tarikat entellektüel geleneği ile ünlüdür, pek çok din alimi ve filozof bu tarikattan yetişmiştir. Dominikanların başında bir tarikat efendisi bulunur. Şu anki efendi Peder Bruno Cadoré'dir.


Dominik çağdaşı Assisli Fransis gibi hıristiyanlıkta yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu görmüştü. Hıristiyanlığın ana doktrinine göre madde kötü, ruh ise iyi idi. Fransa'nın güneyinde yaşayan Albililer ise dualizme yani tanrının hem iyi hem kötü olduğuna ve reenkarnasyona inanan İsevi bir topluluktu. Asıl hıristiyanlara göre ise tanrı herzaman iyi şeytan ise kötü idi. Dominik o anki hakim hıristiyanlığa göre sapkın kabul edilen inanışlara sahip olan Albilileri ikna yolu ile yeniden dine döndürmeye çalıştı. Albililer İsa'nın fakir yaşamını kendilerine örnek almaktaydılar. Dominik İsa'nın bu yönüne ağırlık veriyordu. Ancak Albigeois haçlı seferi Oksitan bölgesini darmadağın etti.

1206 yılında Dominik, ruhani lideri haline geldiği dine dönen Albili birkaç kadın için Prouille manastırını kurdu. Bu manastır Dominikan rahibelerinin temeli oldu.

Dominik kalabalık şehirlerdeki dini sorunlara cevap verecek, Benediktinler gibi eski manastır düzenlerindeki kendini adama ve sistematik eğitimi geri getirecek fakat daha esnek bir yapıya sahip yeni bir düzen aradı.

Dominik'in kurduğu düzen vaizlik olacaktı ve vaizler bulundukları yerin yerel dilleri ile vaaz edeceklerdi. Vaizler, eski manastır düzeninde keşişlerin yaptığı gibi geniş tarlaları ekip biçerek yaşam sürmek yerine dilencilikle hayatta kalacaklardı.

Aziz Dominik 1214 yılında Touluse'da Aziz Augustine'in öğretileri doğrultusunda yaşayacak bir dini topluluk kurdu. 1216 yılında Dominikanlar (Vaizler Düzeni) papadan tarikat olarak icazet aldılar.

Domınıkanlar kısa sürede yayıldılar.1221 yılında Oxford'a ulaştı. 13.yy sonunda ise tüm hıristiyanlık alemine yayıldı. Vaizler gittikleri bölgelerde, cehalet, küfür, putperestlik ve nifak ile söz ve kitap ile savaştılar. Avrupa, Asya ve Afrika'da okullar açtılar. Bu okullarda eğitim veren Albertus Magnus ve Thomas Acquinas gibi alimler büyük eserlere imza attılar. Üyeleri kardinal, papa, elçi ve hakimler oldular.

Papa IX. Gregorius tarafından engizisyon görevi bu tarikata verildi. 1252 yılında Papa IV. Innocent belli koşullar altında olmak üzere Dominikanlara engizisyon sırasında işkence yapmak için izin veren bir fetva yayınladı.

Ünlü engizisyoncu Tomás de Torquemada İspanya'nın ilk engizisyoncusu olarak göreve atandı. Tomás de Torquemada İspanya'da gizli müslümanlık ve gizli yahudilik ile savaştı. 1492 yılındaElhamra Kararnamesi ile yahudilerin İspanya'dan ihraç edilmesini sağladı. Kaçan yahudilerden bir kısmı Osmanlı Devletine sığındılar ve bugün dahi varlığını sürdüren azınlıkları oluşturdular (bkz.Sefaradlar)

Ortaçağdan sonra misyonerler keşiflerle elde edilen topraklara gittiler. Ayrıca Çin ve Kamboçya'ya ulaştılar. Fransız ihtilali sonrası sayıları oldukça azaldı.

2010 yılındaki veriler
e göre Dominikanlara bağlı toplam 5906 keşiş bulunmaktadır.

Yesevilik - Yesevilik Tarikatı - Ahmet Yesevi

Yesevilik ve Ahmet Yesevi
Yesevilik İslam'da kadın-erkek denkliğini yaşatan Bektaşiliğin de beslendiği tasavvuf yolu ve ilk Türk tarikatı. Hoca Ahmed Yesevî, babası İbrahim Şeyh ve Arslan Baba'dan tasavvuf eğitimi aldı ve hocasının ölümünden sonra Yusuf Hemedani'nin yanında eğitimini tamamladı.

Türkistan'da faaliyetlerini sürdüren Ahmed Yesevî'nin yolu zamanla Yesevîlik adını aldı. "Horasan Okulu" olarak da adlandırılan tasavvuf akımının en önemli temsilcisi olan Hoca Ahmed Yesevî'den adını alan Yesevîlik yolu, Türklere İslâm'ı ve dervişliğin yollarını öğretmeyi amaçlamıştır. Bunun için İslâm inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile sentezleme yolu seçilmiştir.


Ahmed Yesevi'nin müridleri ve takipçileri ölümünden önce ve ölümünün sonrasında, 12. yy ortalarından itibaren diğer bölgeler gibi Anadolu'ya da gelerek görüşlerini yaymaya devam ettiler. Anadolu'nun Türkleşmesinde büyük emekleri geçmiş olan Yesevîlik, yetiştirdiği bir çok alimi dağınık Türkmen aşiretlerine yollayıp, devlet ve millet olma kavramlarının içini doldurmak için çalışmışlardır. Ahmed Yesevi'nin ardından irşad alan halifeler sırasıyla şöyledir: Mansur Ata, Harezmli Said Ata,Süleyman Hakim Ata, Abdülmelik Ata, Tac Hace, Zengi Ata, Uzun Hasan Ata, Seyyid Ata, Sadr Ata, ve Bedr Ata.

Osmanlı gezgini Evliya Çelebi, kendisinin Ahmed Yesevi’nin soyundan geldiğini seyahatnamesinde iddia etmiştir. Evliya Çelebi, ayrıca gezdiği yerlerde rastladığı Yesevî dervişlerine ait makamları da eserinde kaydetmiştir. Bu derviş ve gaziler arasında Rumeli'nin fethinin manevi öncüsü olan Sarı Saltuk, Deliorman'daki Demir Baba, Niyazabad'daki Avşar Baba, Merzifon’daki Pir Baba, Bulgaristan Varna-Batova'daki Akyazılı Baba, Filibe yolunda Kıdemli Baba Sultan, Bursa'daki Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul Unkapanı'ndaki Horos Dede, Bozok Sancağı Yozgat'taki Emir Çin Osman, Tokat merkezindeki Gajgaj Dede ve Zile ilçesindeki Şeyh Nusret, Evliya Çelebi’nin tesbit edebildikleri arasındadır. Ancak bunlardan hiçbiri Nevşehir'de yerleşen Hacı Bektaş-ı Veli kadar ün kazanmamıştır.

Yesevîlik Tarikatı'nın Etkin Olduğu Yerler

Yesevîlik, Türkistan'da yayıldıktan sonra, Türkistan'ın kuzeybatı bozkırlarından Kıpçak lehçesinin hakim olduğu İdil-Ural bölgesine, Horasan, Azerbaycan ve Anadolu'ya kadar ulaşmıştır. Tarihi gelişim sonucu Nakşibendi Tarikatının daha yaygın hale geldiği 16. yüzyıla kadar Türkistan ve Horasan'ın hemen her yerinde hatta Keşmir'de, Kâbil'de, İstanbul'da, Temeşvar'da, ve Hicaz'da da Yesevî dervişlerine rastlanmaktaydı.

Yesevîlik ile Nakşibendi Tarikatı Arasındaki ilişkiler

Yesevîlik gibi Yusuf Hemedani'nin etkisiyle ortaya çıkan ve Maveraünnehir'in 15.-16. asırlardaki mutaassıp muhitin tesirini taşıyan Nakşbendiyye tarikatına mensup müellifler, Hoca Ahmed Yesevî hakkında bazı yazılar kaleme almışlardır ki, ona ait eski kaynaklar bunlardır. Bu müellifler, Yesevîliğin ilk şeklini ve Ahmet Yesevi'nin hakiki şahsiyetini tarihi gerçeklere aykırı tasvir etmişler, kendi arzu ve temayüllerine göre, hakikati tamamiyle değiştirmişlerdir. Yesevîliğin ilk yayıldığı göçebe Türk muhitlerinin icapları ve din değiştirme psikolojisinin umumi kaideleri göz önüne getirilince, buna olanak olmadığı anlaşılır.

Ahmet Yesevi'nin hayat görüşü ve düşüncelerini ortaya koyduğu en önemli eseri, "Hikmet" adı verilen şiirlerinden meydana gelen Divan-ı Hikmet'tir. Bu eser Yesevîlik düşüncesinin temellerini oluşturur.

Kadirilik - Kadiri Tarikatı

Abdülkâdir Geylânî tarafından 12. yüzyılın başlarında kurulan kökeni Ali bin Ebu Talib'e dayanmasına rağmen Sünnî inancını benimsemiş olan sufi/tasavvufî yol.

Kadiriye Tarikâtı: Baz-ül Eşheb ve Gavsül Azam olarak da bilinen Abdülkadir Geylani yolunun takipçileri tarafından 12. yüzyılda kuruldu. İslâm Tarihinde sesli zikir yapan tarikâtlar olarak kabul edilmektedir. Sesli zikir yapılması nedeniyle cehri tarikatlar arasında sayılır. Mensupları arasında II. Abdülhamid ve Mustafa Hayri Öğüt gibi tanınmış kişiler vardır.

Kadirilik birçok kola ayrılarak günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir. Bu kolların en bilinenleri Esedilik, Eşrefilik, Rumilik ve Galibilik'tir. Galibilik, günümüzde Yaşayan Kadirilik kollarının en önemlilerinden biridir.

Haydarîlik - Haydarîlik Tarikatı

Kutb’ûd-Dîn Haydar (Baba Haydar - Haydar Gazi veya Haydar Sultan). Hoca Ahmed Yesevî’nin dervişlerinden olup "Haydarîlik Tarikâtı"kurucusudur.

Abdal Musa’nın atalarındandır. Mezarı, Elmalı, Antalya'dadır. Mezarının bulunduğu yerde tekkesi kurulmuştur. Bu tekke 1826’da devletçe yıktırılan Bektaşitekkelerindendir. 1220/1221 yılında Moğol İstilâsı sırasında hâyatını kaybetti.


Haydarîlik Tarikâtı: Haydarîlik tarikâtı; Kutb’ûd-Dîn Haydar tarafından Kalenderîlik ile Yesevîlik tarikâtının Ekberî sufi düşünce tarzı altında harmanlanarak birleştirilmesi ile kurulmuş birtasavvuf yoludur.

12. yüzyıldan itibaren Kalenderîliğin en yaygın ve fa’al kolunu oluşturan bu tarikât mensupları, kendilerini hâkir görmek ve aşağılamak maksadıyle vücudlarına demirden halkalar takarak yalın ayak dolaşmakta, keçe ve çuhadan yapılma elbiseler giyerek zillet içerisinde ve bekâr kalmak suretiyle yaşamaktaydılar.

Mevlevîlik - Mevlevi Tarikatı

Mevlevîlik ( مولويه - Mevleviyye), 13. yüzyılda yaşamış Mevlana Celaleddin Rumi'nin görüşleri ve tasavvufî düşünceleri üzerine, kendisinin ölümünün ardından gelişen tarikat.


Bir tarikat kurmamış olsa da bunun temellerini attı. Dostlarıyla birlikte sohbet toplantıları düzenler, bu toplantılarda dini konuşmalar yapılır, müzik dinlenir, sema yapılır ve zikredilirdi.


Zamanla Mevlana'nın fikirleri yayıldı ve toplantılarına katılmak isteyenlerin sayısı arttı. Bu kişilerin bazıları İran ve Arabistan gibi yabancı ülkelerden geliyorlardı. Mevlana, toplantılara düzen vermek için bazı kurallar koydu. Bu düzen, Mevlevilik tarikatı ritüellerinin kökenini oluşturacaktı. Gönül dostu Şems'i kaybettikten sonra Mesnevi'yi yazdırır. Oğlu Sultan Veled, talebesi Hüsamettin Çelebi ve ardından gelenler bunu geliştirip önce Anadolu'ya daha sonra da diğer yörelere yaymışlardır. Mevlana'nın torunlarından biri de Kütahya'da Dönenler Camii'nde yatmaktadır.

Mevlana'nın oğlu Sultan Veled postnişin (şeyh) olduktan sonra bir tarikat merkezi (tekke) inşa edildi. Bu tekkede Kur'an ve Mesnevi okunuyordu. Böylece mevlevilik, sufi tarikatlardan biri haline geldi. Mevlana'nın, yakınları ve dostlarının defnedilmiş olduğu Konya'daki Yeşilkubbe (Kubbei Hadre), tarikatın manevi merkezi halini aldı. Bugün de pek çok müslüman bu türbeyi ve yanındaki tekkeyi ziyaret etmektedir.

Mevleviliğinin başlangıcında sema ayini, dervişlerin vecde gelmesiyle başlıyordu. Ulu Arif Çelebi zamanında semadan önce Kur'an ve gazeller okunmaya başladı. Sema ayini Mukabele denilen günümüzdeki şeklini 15. yüzyılda Pir Adil Çelebi zamanında aldı.


Mevlevî Ritüelleri

Mevleviliğin gelişmiş bir adap ve kural sistemi vardır... Misal , ortak tabaktan yemek yeniyorsa kaşığın bir tarafı ile yemek alınır, diğer tarafı ile yemek yenir. Kaşığın ağza değen kısmının yemeğe değmemesine özen gösterilir... Ayrıca alemdeki tüm varlıkların Allah'ın birer parçaları olduğu varsayılarak onlara değer verilirdi. Örneğin; kaşık öpülerek yemeğe başlanır, sırtlarına giydikleri yelekler öpülerek giyilirdi,... Mevlevilikte de diğer tarikatlarda olduğu gibi yün giyilir, bu da maddi ve özellikle manevi fakirliğin bir gösteriliş şeklidir.

Mevlevî Felsefesi

Mevlânâ’nın tasavvufu, sırf mistik ve idealist bir tasavvuf olmayıp mahdut varlıktan, ferdiyetten ve ferdi ihtiraslardan tamamiyle sıyrılmak ve halka, topluluğa yayılmak sûretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta sınırsız bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde, moral sahadaysa herkesin kendisini, bir kâmile uymak suretiyle ıslâhı ve umumî olarak hayra, güzele ve iyiye doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realitede amelî karaktere sahip olan bir tasavvuftur. İslam felsefesi olarakta bilinen tasavvufta mevlana ve mevleviliğin önemi büyüktür. Mevlevilik insan odaklı olup hoşgörüye, güzele ve ihlasa yöneliktir, pes etme yoktur pişman olma ve affetme vardır. Kısacası Mevlânâ Şems'ten önce büyük bir alim iken Şems ile gönlü coştu gönlü o kadar genişti ki herkesi içine aldı ardından gelen oğlu Sultan Veled ve talebelerin gönül zenginliğiyle de mevlevilik birçok insanı kendine bağladı bugün sadece İslam ülkelerinde değil Avrupa ve Amerika'da da merak edilmekte ve anlanmaya çalışılmaktadır.

Rufâîlik - Rufai Tarikatı

Rufâ’î, Tasavvufi inanışa göre Ahmed Er Rufai'nin Pir'i olduğu, sistemleştirdiği Muhammedi bir tarikâttır.


Rufâ’î Tarikâtı’nın kurucusu, piri, büyük mutasavvıf Seyyid Ahmed Er Rufai kuddise Sirruhu, (512-578/1118-1182) yılları arasında yaşamıştır.


Neseb-i Şerifleri İmam Hüseyin bin Ali'ye vasıl olur. Ahmed Er Rufai’nin Hüseyin'in soyundan gelen bir Seyyid olduğu konusunda bütün kaynaklar birleşir. Babası Seyyid Ali, Annesi ise Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin torunlarından Fatıma el Ensarî’dir.

Rufâ’î Tarikâtı Silsilesi

Kerbela Savaşı şehidi, İmam Hüseyin;
İmam Zeynel Abidin;
İmam Muhammed el-Bakır;
İmam Cafer es-Sadık;
İImam Musa el-Kâzım;
Imam Ibrahim el-Mürteza;
es-Seyyid ikinci Musa;
es-Seyyid Ahmed;
es-Seyyid Hüseyin;
es-Seyyid el-Hasen;
es-Seyyid Muhammed eb-ul-Kaasim;
es-Seyyid el-Mehdi;
es-Seyyid eb-ul Mekarim el-Hasen;
es-Seyyid Ali;
es-Seyyid Ahmed;
es-Seyyid Hazim;
es-Seyyid Sabit;
es-Seyyid Yahya;
es-Seyyid Ebul-Hasen Aliyy-ür-Rifai;
es-Seyyid Ahmed er-Rıfai.

23 Haziran 2013 Pazar

Kopimizm Kilisesi - İsveç

Kopimizm Kilisesi (Kopimistsamfundet), 2010 yılında Isak Gerson tarafından kurulan ve dosya paylaşımının kutsal bir erdem olduğunu savunan dini cemaat.İsveç merkezli olan topluluk İsveç devletine iki kez resmî olarak tanınmak için başvurmuş ve reddedilmiştir.

5 Ocak 2012'de ise üçüncü başvuruları sonunda ise İsveç Hukuki, İdari ve Mali Hizmetler Kurumu (Kammarkollegiet) tarafından kabul görmüş ve devlet tarafından tanınmışlardır.

3.000'den fazla üyesi olan kilisenin savunduğu dine Kopimizm, takipçilerine ise Kopimist denmektedir. Tanrı ya da hiçbir doğaüstü gücü kabul etmeyen ve kutsal sembolleri olarak CTRL+C ve CTRL+V sembollerini kullanan cemaate göre "bilgi kutsal, kopyalamak ilahi"dir.

Brahmanizm

Brahmanizm, M.Ö. yaklaşık II.yüzyıla doğru Brahmanlar Vedizm'den, kendilerinin toplumun, ilk planında işgal ettikleri yeri haklı gösterecek olan bir din çıkardılar. Kelimenin dar anlamıyla Brahmanizm diye adlandırılan inancın çıkış noktası buna dayanır.

Brahmanizm'in kutsal metinleri Brahmanalarla Upanişadlardır. Brahmanalar yaklaşık olarak M.Ö. 800 ila 600 yılları arasında tertiplenmişlerdir. Bunlarda kurbanlarla ilgili ve bunların karmaşık ayrıntılarını ya etimolojilerle ya da tanrılar üzerine efsanelerle haklı gösteren bahisler vardır.

Upanishadlar ise M.ö.600 ile 500 yılları arasında meydana getirilmişlerdir. Bunlar çok derin bir felsefeyi açıklamaktadırlar. Atman ile Brahman'ın özdeş şeyler oldugunu, insandaki ve güneşteki ruhun bir ve aynı şey oldugunu ve Tanrı'nın görünen her şeyin ta kendisi oldugunu izah eder. Bu konuda sayısız örnekler verir ve sağlam yaklaşımlar yapar. Brahmanizm'in ana tezleri de bunlardır, kainatın temel özü olan Brahman ile insanların derin benlikleri olan Atman'ın özdeşliği; daha önceki davranışların semeresi olan Karman ve buna bağlı olarak ruhgöçü ya da tekrar tekrar doğuş zinciri anlamına gelen Samsara. Ve brahmancılığın meşhur sözü; Tat tvam asi (Sen O'sun). Animizm'den ölülerin sonradan yaşadıkları fikrini alıp muhafaza etmekle beraber, aynı varlık tarafından birbirini sonsuz şekilde takip eden hayatlar yaşanabileceğini katiyen kabul etmiyordu.

Şimdi ise tersine olarak, yaratıkların sayısındaki düzenin önceki yaşamlardaki insan ve hayvan hayatlarının muhteva ve düzenine bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu ise her bir yaşamın, daha önceki bir yaşama göre olduğu zorunluluğunu getiriyor, işte bu zarurete Karman adı verilmektedir.

Ruhun defalarca bedenlenişine olan inancın Hind'de ne derecede yaygın oldugunu, XI.yüzyılda Hindistan'ı ziyaret etmiş olan El Biruni'nin şu sözlerinden de anlayabiliyoruz; "İçten gelerek söylenen şehadet kelimesi Müslümanların özelliği olduğu gibi, tanrı üçlemesi Hristiyanların, Cumartesi gününe hürmet ise yahudilerin alametidir. Aynı şekilde Ruhgöçü de Hint dininin nişanıdır. Buna inanmayan o topluluktan değildir."

Kuralları

Az veya çok iyi bir hayat sürmüş olduğumuza göre, ölümden sonra da az veya çok yüksek bir hayata kavuşuyoruz. Yani, yeni bir bedene girişimiz, daha önceki hal ve gidişimize bağlı olan bir şeydir.

Böylece din düşüncesi, ahlakın da özü haline gelmektedir; insanın yaptıklarının iyi veya kötü oluşunun mükafatı veya cezası, sonradan daha iyi ya da daha kötü bir bedene giriş şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Fakat yeniden doğmak "dünyanın ıstırabına" yeniden ortak olmak demektir. Hayatın böyle ebediyen yeniden başlayışı, ıstırapların da ebediyen yeniden başlayışı demektir. O halde kurtuluş nerden gelecektir? İnsan, Atman'la Brahman'ın tıpkılığına inandığı anda, arzu da sönecektir. İşte bu, bilgi yoluyla erişilen Kurtuluştur.


Vedizm

Bu dinin tanımı bu dinin kutsal metni olan Veda'da yapılmaktadır.Veda sözü bilgi demektir. Bu bilgi gözler yoluyla değil, kulak yoluyla elde edilen bilgidir. Metnin en eski parçası olan ve içinde 1.028 övgü (kaside) bulunan RigVeda M.Ö.1500 ile M.Ö.1000 yılları arasında tarihlendirilir.Bu insanlığın en eski kutsal kitabıdır. Vedizm tanrıları; İndra, Mithra,Varuna'dır.İndra Veda'da en fazla rastlanan tanrıdır.İndra bir doğa tanrısıdır. Gök gürültüsünün, fırtınanın ve yağmurun tanrısıdır. Bütün bunların yanında bir çeşit ulusal tanrı, savaş tanrısıdır ki kavmi için zafer dolu savaşlar yapar. Kaba, haşin gücün tanrısı olan İndra'nın karşısında, akıl tanrısı olan Varuna bulunmaktadır. Varuna ilkin gök, fakat daha çok göğün -yıldızlı göğün- tanrısıdır. Varuna daha sonra doğanın düzgün işlemesini sağlayan Evrensel Düzen Tanrısı ve dünyaya gözkulak olup insanlığa yol gösteren Ahlak Tanrısı haline gelmiştir. Varuna'nın yanı sıra bir de Mithra vardır ki gündüz göğün ışığının ve aynı zamanda Hakkın Tanrısı'dır. (Her şeyi gören tanrı) İnsanlar arasında adaletin iyice egemen olmasını sağlamakla yetklilidir.

19 Haziran 2013 Çarşamba

Şiva İnancı - Hinduizm

Şiva, Hinduizm'in geç dönem Vedik metinlerinde geçen İşvara veya Tanrı'nın bir biçimi.

Adi Sankara Şiva isminin anlamını şöyle ifade eder "İsminin telaffuzuyla herkesi saflaştıran/arındıran" veya Saf Olan. Yani, Şiva Prakrti'nin (maddenin) üç gunasından (özelliğinden) etkilenmez, bunlar: Sattva, Rajas ve Tamas'tır.


Bazı görüşlere göre Şiva Tanrı'nın üçüncü biçimi/yüzü, Trimurti'nin (Hint Teslisi) bir parçasıdır. Trimurti'de, Brahma yaratıcı, Vişnu koruyucu, Şiva ise yok edicidir. Her ne kadar yok etmeyi temsil etse de, olumlu bir güç olarak görülür (Kötülüğün Yok Edicisi).

Diğer görüşler Şiva'nın Vişnu'yu ürettiği, Vişnu'nun da Brahma'yı ürettiği ve böylece Brahma ile yaratılışın başladığını ileri sürerler. Bunun içinde Trimurti'nin çevrimi var olmuştur. Şiva ayrıca başka birçok role bürünür, Mahadeva (Sofuların Tanrısı), Rudra (Lütufların Tanrısı) ve Mahesvara(Evrensel Tanrı). Şiva'ya tapınanlara şaivitler denir ve bu kişiler Şiva'nın Nihai Gerçek olduğuna inanırlar.

Kadıyanîlik (Ahmedîlik)

Kadıyanîlik (Ahmedîlik), 19. yüzyılda Mirza Gulam Ahmed (1835-1908) tarafından Hindistan'da kurulmuş bir dinî akımdır.

Mirza Gulam Ahmed tarafından 1889'da ortaya atılır. İnanç anlamında müslüman olarak tanımlanabilecek olan Kadıyanilik, kurucusu Gulam Ahmed'in 1908'deki ölümünden sonra Hekim Nuriddin'in başkanlığında devam etmiştir. Pakistan Parlementosu'nun teokratik bir yönetime sahip olması nedeniyle ve insanların yoğun bir şekilde bu cemaate katılmaları molla rejiminin müdahalesi ile karşılaşmış ve İslâm dışı bir inanç olarak kabul edildiği için azınlık olarak tanımlanmış, 1974'deki kararıyla, Kadıyaniliğin Pakistan'daki faaliyetlerini sınırlamış, diğer azınlık inançları ile aynı haklar ve özgürlükler verilmiş, aynı sınırlamalara tabii tutulmuştur. Bugün Hindistan, Pakistan, Afrika, Amerika ve İngiltere'nin de dahil olduğu 190 ülkede faaliyetlerini sürdüren Kadıyanilerin sayısının yaklaşık 5 milyon olduğu söylenmektedir. Kadıyaniliğin bugünkü temsilcisi, Gulam Ahmed'in torunu da olan, Mirza Masrur Ahmed'tir. İnanışlarına göre Mirza Masrur Ahmed 5. halifedir, Kadıyaniler ona "Mesih'in beşinci halifesi" diye adlandırırlar.

Şiar ve Semboller

Bir İslam hareketi olan Ahmediyye'nin şiarı "Herkesi sev, kimseden nefret etme"dir. Bu şiar, İspanya'daki Başarat Camii'nin temel taşının yerine oturtulması sırasında yaptığı konuşmada Mirza Nasır Ahmed tarafından dile getirilmiştir.

Kadıyani Beyaz Minaresi, Ahmediyye mezhebinin bir sembolü ve ayırt edici özelliği olmakla birlikte, bayraklarındaki sembollerden biridir.


Kadıyanîlik (Ahmedîlik) İnançları

Kadıyaniliği tanımlamak gerekirse, Kadiyaniliğin kurucusu Gulam Ahmed kendini mehdi ve mesih olarak ilan etmiştir. Dünya çapında yayın yapan Müslim TV Ahmadiyya (MTA) adlı bir TV kanalları bulunmaktadır. Genellikle devletin yetersiz kaldığı Afrika ve Asya'nın birçok ülkesinde okulları hastaneleri vardır ve din dil ırk ayrımı yapmadan cemaat üyelerinin fedakarlıklarıyla hizmet üretirler. Bugün hâlâ yoğun misyonerlik faaliyetlerinde bulunabilmelerinin en büyük nedeni inançlarına göre her inananın vermesi gereken bir miktar zekât, bir tür vergi ve bir tür miras payıdır. Nobel ödülü alan ilk Müslüman bilim adamı Prof. Abdüsselam bu cemaatin bir üyesidir. Yine Birleşmiş Milletler Adalet Divanı Başkanlığı yapmış Sir Zaferullah Han da bu cemaat üyesidir ve eski Pakistan Dışişleri Bakanlığı yapmıştır.


13 Haziran 2013 Perşembe

Agnostisizm

Agnostisizm, bilinmezcilik ya da bilinemezcilik; Teolojik anlamda Tanrı'nın varlığının ya da yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır. Bu akımın takipçilerine agnostik veya bilinemezci denir. 

Agnostisizmin iki türü vardır. Zayıf agnostisizme göre hiç kimsenin Tanrı hakkında bir bilgisi yoktur; ancak bu belki bilinebilir; güçlü agnostisizme göre ise Tanrı hiçbir şekilde bilinemez.

Agnostisizm genel olarak olaylara kuşkucu yaklaşır, kuşkucu sorular sorar ve yanıtları kuşku ile bulmaya çalışır.Agnostik sözcüğünü ilk olarak İngiliz biyolog Thomas Henry Huxley 1869 yılında kullanmıştır. Buna rağmen daha erken düşünür ve yazarların da bu düşünceye sahip olduğu bilinir. Örneğin Eski Yunan düşünür Protagoras da agnostik olarak anılır.

Süleyman Mabedi - Süleyman Tapınağı

Süleyman Mabedi, Tevrat'a göre, Kudüs'teki ilk Yahudi tapınağıdır. Bu nedenle İlk Tapınak olarak da bilinir. Tarih öncesi Yahudilikte, bir nev'î ibadet ve kurban (korbanot) merkezi haline gelmiştir. MÖ 10. yüzyılda tamamlanmış, MÖ 586 yılında Babilliler tarafından yıkılmıştır.

Eski Ahit'te, tapınağın yapımına Kral Süleyman'ın denetiminde, İsrailoğulları'nın Mısırdan çıkışlarının, 480. yılında başlanılıp; 13 yılda tamamlandığı anlatılmaktadır.
Tüm aramalara rağmen bu ilk tapınağa ait kalıntılara ulaşılamamıştır. Sadece civarındaki sunaklara ait olduğu düşünülen havuz kalıntıları bulunmuştur. Bugünkü Ağlama Duvarı'nın o bina ile bir alakası yoktur. Bu duvar daha sonra MÖ 10 yılında Yahuda kralı Herod tarafından yeniden inşa edilen 2. tapınağın taban kompleksinden kalan son duvar olduğu düşünülmektedir.

Budizm

Budizm, bugün Dünya üzerinde yaklaşık 500 milyon takipçisi bulunan din ve öğretiler topluluğu. İlk önce Hindistan’da ortaya çıkmış, daha sonra zaman içinde Güney, Güneydoğu ve Doğu Asya’da (Çin, Japonya, Kore, Moğolistan, Nepal, Sri Lanka, Tayland ve Tibet gibi ülkelerde) yayılmıştır.

Farklı bakış açılarına göre din veya felsefe olarak tanımlanan Budizm'in hedefi, hayattaki acı, ızdırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamak ve bunları gidermenin yollarını göstermektir. Budizm'de öğretilerin ana çatısını meditasyon gibi içe bakış yöntemleri, reenkarnasyon denilen doğum-ölüm döngüsünün tekrarı ve karma denilen neden-sonuç zinciri gibi kavramlar oluşturmaktadır.

Budizm, Sanskritçe ve Pali dillerindeki eski Budist metinlerinde 'uyanmış kişi - farkında olan' anlamına gelen Buddha kelimesinden türetilmiştir. "Tarihî Buda" da denilen Siddhartha Gautama, Budizm'in kurucusu olarak kabul edilir. Siddharta’nın hayattaki acıların kaynağını açıklamak amacıyla yaptığı uzun çalışmalar sonucu ızdırabı sona erdirecek bir mânevî anlayışa ulaştığı ve böylelikle Budalık'a eriştiği kabul edilir.

Budizm, Siddhartha Gautama'nın ölümünden sonra 500 sene boyunca Hint Yarımadası'nda, daha sonra Asya ve Dünya'nın geri kalanında yayılmaya başladı. Hindistan'da zamanla etkisini yitiren Budizm, Güneydoğu Asya ve Uzakdoğu kültüründe etkisini günümüze kadar devam ettirmiştir.

Budizm MÖ 563-MÖ 483 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, bugün Buddha olarak bilinen Siddhartha Gautama tarafından kurulmuştur. Siddhartha Gautama, Kuzey Hindistan'da bir prens olarak doğduktan sonra hayattaki acıları sona erdirmek için bir yol bulmak amacıyla krallığını terk etmiş ve uzun çalışmalar sonucunda aydınlanmaya ulaşmıştır.

Sosyolojik ve tarihsel plânda Budizm'in, Hindistan'ı işgal eden Aryan topluluklarının beraberinde getirdiği Brahmanizm'e karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Felsefî kaynakları arasında Brahmanizm ve Hinduizm ile birlikte Jainizm ve yerli halklarının eski din ve kültürleri de sayılabilir. Ancak geleneksel olarak Budizm'in en temel kaynağı olarak Siddharta Gautama'nın aydınlanma deneyimi ve bu deneyim sayesinde kazandığı bilgelik gösterilir.


Buda'nın Yaşamı

Siddhartha Gautama'nın, Nepal'deki Lumbini'de doğduğu düşünülmektedir. Yaygın olmamakla birlikte Hindistan-Nepal sınırındaki Kapilavastu'da doğduğuna dair iddialar da vardır.

Geleneksel olarak kabul edilen yaşam hikayesi şöyledir:

Siddhartha Gautama klanı ve Sakya Kabilesi'nden bir prens olarak dünyaya gelir. Doğumundan kısa bir süre sonra babası Kral Suddhodana'yı bilge olduğu varsayılan bir kişi ziyaret eder. Siddhartha hakkında "Bu çocuk ya muhteşem bir kral (chakravartin) veya muhteşem bir kutsal adam (Sadhu) olacak" der. Siddhartha'nın ileride kral olarak yerine geçmesini arzulayan babası ise onun yaşamı boyunca acı ve ölüm gibi hayatın gerçeklerinden habersiz sarayda yaşamasına çaba gösterir. Bundan dolayı Siddhartha, hayatının ilk 29 yılını insan nefsinin arzu edebileceği her tür zenginliğin içinde yaşamıştır. Babasının çabalarına rağmen Prens Siddharta, 29 yaşındayken ilk kez bir yaşlı insanın acı çektiğini görür. Bu olaydan sonra sarayın dışında yaptığı gezintilerde hasta bir adam, çürümüş bir ceset ve çileci bir derviş görünce hayatın ızdırap içerdiğini farkeder ve acıyı altetmek için çileci bir derviş olarak yaşamaya karar verir.

Derviş olmak için görkemli hayatı arkasında bırakarak sarayından ayrılan Siddhartha, başlangıçta çeşitli dervişlere katılarak onların çileci öğretilerini izler. Bu dervişler toplumdan ayrı, yoksun bir hayat sürerek açlık, kendine eziyet gibi çeşitli yöntemlerle nefislerini engellemeye çalışmaktadırlar. Uzun süre bu yoksun hayatı izleyen Siddhartha, bu yöntemlerin insana açlığa dayanma, hassas fısıltılar duyma, vücutta ağrı hissetmeme gibi olağanüstü rûhânî güçler kazandırdığını farkeder, ancak aynı zamanda vücuduna zarar verdiğini de görür.

Siddhartha, bu yöntemlerin aradığı cevaba ulaşmasına katkıda bulunmadığını, prens olarak zenginlikler içindeki hayatında olduğu gibi tatminsizlik ve huzursuzluk yarattığına karar verir. Böylelikle çileci yaşamına son vererek anapanasati[5] denilen "nefesi dikkatle takip etme" meditasyonunu geliştirir. Çileci yaşam yerine, ne nefsin her isteğine boyun eğen, ne de vücudu yıpratacak kadar mahrum bırakan ve Orta Yol olarak tanınan bir yaşam şekli geliştirir. Söylenceye göre çileci hayatı terk etmesi, bir gün köylü bir kızın getirdiği süt ve pirinç muhallebisini kabul etmesiyle olur; ve bir incir ağacının altında nefes meditasyonuna oturur. 49 günlük meditasyondan sonra 35 yaşındayken ilmini tamamlar ve günümüz Bodh Gaya'sında bulunan bu ağacın altında aydınlanmaya ulaşır.

Aydınlanmasından sonra Buda veya Gautama Buddha adını alarak öğretilerini yaymaya başlar. Hindistan'ın kuzeyini, Ganj kıyılarının kutsal kentiBenares ve dolaylarını yeni felsefesini anlatarak gezen Gautama Buddha, kayıtlara göre 80 yaşında Kuşinagar'da (Hindistan) ölmüştür.


Buda Sonrası 

Gautama Buddha'nın ölümünün ardından toplam altı Budist Konsey düzenlenmiştir. Bu konseyler, öğretilerin Asya’nın farklı yörelerine yayılmasına, farklı anlayışların ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. 20. yüzyıla gelindiğinde Avrupa ve ABD'de de ilgi görmeye başlayan Budizm, pekçok farklı mezhep ya da okula ayrılmıştır.

Budist yazmalarda aktarıldığına göre M.Ö 5. yüzyılda Gautama Buddha'nın Parinirvāṇa'sının üstünden henüz çok geçmeden birinci Budist konsey, Rajgir'de Buddha'nın öğrencisi Mahakasyapa'nın başkanlığında toplanmıştır. Amacı, öncelikli olarak öğretilerin sözlü aktarımında yanlışların yaşanmamasını sağlamaktır. Birinci Konsey'de Buda'nın kuzeni ve aynı zamanda onu çok uzun bir süre takip etmiş olan öğrencisi Ananda, Buda'nın konuşmalarını (sūtras, Pāli'de suttas) ezberden okuması için çağrıldı. Başka bir öğrencisi olan Upali ise keşişlik yaşamını düzenleyen kuralları (vinaya) ezberinden anlatır. Bunlar, daha sonra Pali dilindeki Tripitaka (Üç Sepet) derlemesinin temelini oluşturmuştur.

Buda'nın Parinirvāṇa'sından yaklaşık 100 yıl sonra Yasa adlı bir rahibin çağrışı üzerine Hindistan'ın çeşitli yörelerinden gelen 700 rahip, Vesali'de Vinaya İlkeleri'nin uygulamasında ortaya çıkan farklılıkları tartışmak üzere toplanır. İkinci Budist Konsey olarak adlandırılan bu toplantıda Sangha'nın ilk ayrımları ortaya çıkmıştır. İlk etapta Sthavira ve Mahāsāṅghika anlayışları birbirinden farklılaşmıştır.

MÖ 3. yüzyılda Kral Asoka, Budizmin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Kanlı Kalinga Savaşı'nın ardından şiddeti redderek Budizm'i seçen Asoka, pek çok stupa inşâ ettirmiş, Orta Asya ve Sri Lanka'ya elçiler göndererek Budizm'in ilk defa Hindistan dışında tanınmasını sağlamıştır. Üçüncü Budist Konsey M.Ö 250 civarında Pataliputra’da Kral Asoka'nın çağrısı üzerine Moggaliputta Tissaadlı bir keşişin başkanlığında toplanmıştır. Amacı Budist hareketi saflaştırmak, öğretiden sapan mezhepleri belirlemektir.


Budist Okulları

Budizm tarihi 2500 yıllık bir geçmişe sahip olmakla birlikte çok sayıda okulu ve sistemi de beraberinde getirmiştir. Budizm’de okul (vada), araç (yana) ve yol kavramları “Mezhep” kavramıyla örtüşmekte ve bu sözü edilen kavramların hepsi aynı anlama gelmektedir.

Bugün genelde kabul gören sınıflandırmaya göre, Budizmde başlıca dört akım vardır. Bunlar:
Güney Budizmi, Theravada, Güneydoğu Asya Budizm veya Pali Budizmi olarak da bilinir. Takipçileri başlıca Bangladeş, Çin, Kamboçya, Laos, Malezya, Myanmar, Sri Lanka, Tayland, ve Vietnam'da bulunur.


Doğu Budizmi, Doğu Asya Budizmi, Çin Budizmi, Çin-Japon Budizmi olarak da bilinen Mahayana'dır. Takipçileri başlıca Çin, Japonya, Kore, Singapur, Vietnam ve Rusya'nın bazı bölgelerinde bulunur.


Kuzey Budizmi, Tibet Budizmi, Tibet-Moğol Budizmi, Lamaizm, Vajrayana olarak da bilinir. Tibet, Moğolistan, Bhutan başlıca olmak üzere Nepal, Hindistan, Çin, Rusya ve Türkî Orta Asya'da takip edilir.

Batı ülkeleri: Budizm özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD, Avustralya, ve çeşitli Avrupa ülkelerinde de yayılmıştır. Batı'da Budizmin dînî özelliklerinden çok felsefî ve psikolojik özellikleri, meditasyon ve zihin terbiyesi unsurları vurgulanmaktadır.

Hinayana (küçük taşıt) adı da verilen Theravada Budizmi (eskilerin yolu), bireyleri bu Dünya'nın sıkıntı ve ızdı­raplarından kurtarmayı amaçlar. Yani, öncelikle bireyin yazgısını ve kurtuluşunu dikkate alır. Buna göre, acı çekmekten kurtulmanın tek yolu, yaşamdan el etek çekerek, Nirvana'ya ulaşmakla elde edilebilecek olan ahlak yetkinliğidir. Buna karşın Mahayana Budizmi (büyük taşıt), bireyden çok tüm insanlığı, yani bütünü dikkate alır. Bu anlayışa göre, büyük borç gerçekte tüm insanlığa hizmet ettikten sonra ödenmiş olacaktır ve bireyin yalnızca kendisini kurtarmasının hiçbir önemi yoktur. Üçüncü büyük mezhep olan Vajrayana, Mahayana'dan türemiş tantrik bir okuldur. Felsefî açıdan Mahayana'dan çok farklı değildir ancak uygulamada yepyeni yöntemler ekler.

Bütün Budist mezhepler "yeniden doğum" (reankarnasyon) ve karma inançlarını kabul eder. Karuna adı verilen Budist merhamet anlayışı da tüm okullarda ortaktır. Bundan başka bütün Budist mezhepleri ve okulları Dört Yüce Gerçek, Sekiz Aşamalı Asil Yol, 12 halkalı nedensellik yasası gibi temel Budist öğretileri kabul eder